Türkiye, geçici koruma altındaki 3.7 milyon Suriyeli ile 320 bini aşkın uluslararası korumadan yararlanan mülteci ve sığınmacı ile Dünya’da en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke olma konumunu sürdürmektedir.[i] Coğrafi konumu ve bölgedeki siyasi gelişmeler nedeniyle Türkiye, içinde mülteci ve sığınmacılar için önemli bir ülke olmaya devam edecek gibi gözükmektedir. Gerek yoğun göç hareketliliğinin mülteci koruma sistemi üzerindeki baskısını hafifletilmesi, gerekse mültecilerin etkin korumadan faydalanabilmesi için daha fazla uluslararası iş birliğine ihtiyaç duyulduğu bir gerçek. Bu noktada, uluslararası sorumluluk ve yük paylaşımının önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Peki, uluslararası sorumluluk paylaşımı nedir ve ne kadar etkili işliyor? Türkiye’deki mülteci koruma sistemi uluslararası sorumluluk paylaşımında yaşanan sorunlardan ne kadar etkileniyor?

Uluslararası mülteci hukukunun temelini oluşturan 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme’nin (“1951 Mülteci Sözleşmesi”) Başlangıç Bölümü’nde “iltica hakkını tanımanın bâzı memleketler için son derece ağır külfet tevlit edebileceği” ifade edilmiş; dolayısıyla da ortaya çıkan bu “yükün” uluslararası işbirliği ile paylaşılması gerekliliğine değinilmiştir. Her ne kadar 1951 Mülteci Sözleşmesi’nde “külfet” (“burden”) ifadesi kullanıldığı için uzun bir süre uluslararası literatürde “yük paylaşımı” (“burden sharing”) kavramı kullanılmış olsa da gerek mültecilerin daha olumlu temsil edilmesi ve yük olarak algılanmaması, gerekse uluslararası işbirliğinin çerçevesinin sadece maddi anlamda çizilmesinin önüne geçilmesi amacıyla zaman içerisinde “sorumluluk paylaşımı” kavramı insan hakları örgütleri ve sivil toplum tarafından daha çok benimsenmiştir.[ii] Zira dünya çapında zorunlu yerinden edilmelerin geldiği nokta, uluslararası mülteci koruma rejiminin devamlılığı açısından sorumluluk paylaşımını zaruri kılmaktadır. 19 Eylül 2016 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda düzenlenen Büyük Ölçekli Mülteci ve Göçmen Hareketlerine Yönelik BM Zirvesi’nin sonunda 193 devletin kabul ettiği New York Bildirisi’nin temelinde de “sorumluluk paylaşımı” kavramı yer almakta ve daha fazla mültecinin üçüncü ülkeye yerleştirilmesi çağrısı yapılmaktadır. Benzer şekilde, Aralık 2018 yılında onaylanan Mültecilere İlişkin Küresel Mutabakat, mülteciler için kalıcı çözümlerin bulunabilmesi ve uygulanabilmesi için uluslararası iş birliğinin gerekliliğinin altını çizmektedir.

1951 Mülteci Sözleşmesi’nin uygulanmasının denetlenmesi, zorla yerinden edilmiş kişilere koruma sağlanması, mültecilerin korunmasında kalıcı çözümlerin bulunması ve uluslararası iş birliğinin sağlanması görevleri Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) verilmiştir. BMMYK’nın operasyonel görevlerinin yanı sıra çeşitli uluslararası ve bölgesel düzenlemelerle denetleme yetkisi de tanınmıştır. BMMYK, ev sahibi ülke anlaşması olmamasına rağmen Türkiye’deki görevine 1960 yılında başlamıştır ve 2016 yılında bu anlaşma imzalanana kadar Türkiye Devleti’nin izin verdiği ölçüde faaliyetlerine devam etmiştir.[iii]  Her ne kadar BMMYK ve Türkiye arasında ev sahipliği anlaşması olmasa da, AİHM kararlarında da birçok kez vurgulandığı üzere Türkiye’de yasal korumanın yetersizliği ve etkin bir iltica sisteminin olmayışı nedenleriyle BMMYK’nın Türkiye’deki sığınma sistemindeki rolü oldukça genişti. 2013 yılında kabul edilen ve 2014 yılında yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK), Türkiye’deki iltica sisteminde birçok değişiklik meydana getirmiştir. Bu değişikliklerin başında gelen İçişleri Bakanlığı’na tabi Göç İdaresi Başkanlığı kurulmasıyla birlikte BMMYK ile yapılan iş birliğinin çerçevesinde de değişiklikler olmuştur. Bununla beraber; YUKK’da BMMYK, Uluslararası Göç Örgütü (IOM), sivil toplum kuruluşları ve diğer uluslararası kuruluşlarla iş birliği öngörülmektedir. Ekşi’nin çalışmasında detaylıca belirttiği üzere; BMMYK, 2018 yılından itibaren Türkiye’de uluslararası koruma talep eden yabancıların kayıtlarını almayacağını, koruma talebinde olan kişilerin bulundukları illerde Göç İdaresi Müdürlükleri’ne başvurmaları gerektiğini duyurmuştur. Böylece, BMMYK görev alanını bilgilendirme ve danışmanlık hizmetleriyle sınırlandırmıştır.[iv] Ancak bu noktada akıllara kalıcı çözümlerle ilgili nasıl bir yol izleneceği sorusu gelmektedir.

Mültecilere uluslararası koruma sağlandıktan sonraki aşama kalıcı çözüm sağlanmasına yöneliktir. Bu anlamda BMMYK’nın önerdiği üç farklı kalıcı çözüm yöntemi bulunmaktadır: Yerel entegrasyon, yeniden yerleştirme ve gönüllü geri dönüş. Gönüllü geri dönüş şartının yerine getirilebilmesi ancak mültecinin menşe ülkesinden yerinden edilmesine neden olan şartların ortadan kalkmış olması hâlinde gerçekleşebilir. IOM’nin gerçekleştirdiği Destekli Gönüllü Geri Dönüş ve Yeniden Entegrasyon programı Türkiye’de de uygulanmaktadır. Ancak bu noktada, ülkesine geri dönmek isteyen mültecilerin özgür iradeleriyle dönmek istemesi ve menşe ülkesinde onların hayatını riske atacak şartların ortadan kalkmış olması hayati önem taşımaktadır. Destekli gönüllü geri dönüş programlarıyla ilgili yapılan en büyük eleştiriler, geri dönüşün ne kadar gönüllülük esasına dayandığı sorunsalı üzerinde yoğunlaşmaktadır. İkinci kalıcı çözüm olarak önerilen yerel entegrasyon, koruma sağlayan ev sahibi ülkelerde mültecilerin toplumun bir parçası hâline gelmesini hedeflemektedir. Belli bir zamana yayılması gereken bu yöntemin iyi planlanması ve ev sahibi ülkenin göç politikalarını buna göre şekillendirmesi gerekmektedir. Bu noktada, uluslararası kurumlardan gelen yardımlar ve çeşitli fonlar ev sahibi ülkelere bu konuda destek vermeyi amaçlamaktadır. Son olarak ise; kişinin menşe ülkesine gönüllü geri dönüş yapamadığı ve ev sahibi ülkede yeterli korumaya erişemediği durumlarda üçüncü ülkelere yeniden yerleştirme kalıcı çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır.

BMMYK, kalıcı çözümlerin uygulanmasından sorumlu olduğundan, üçüncü ülkelere yeniden yerleştirme yapma görevi bulunmaktadır. Türkiye’nin 1951 Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırmaması nedeniyle, Avrupa dışından gelen ve BMMYK’nın mülteci statüsü verdiği kişiler için seneler içerisinde benimsenen kalıcı çözümlerden biri üçüncü ülkelere yerleştirmedir. Böylece uluslararası sorumluluk paylaşımı kapsamında, Türkiye’den her sene belli sayıda mülteci ABD, Kanada ve Kuzey ülkeleri başta olmak üzere üçüncü ülkelere yerleştirilmektedir. 2011 yılından bu yana Türkiye’deki geçici koruma altındaki Suriyeliler ve uluslararası koruma başvuru sahiplerinin sayılarında ciddi oranda artış olmasına rağmen üçüncü ülkelere yerleştirme oranları oldukça sınırlı kalmıştır. BMMYK’nın verdiği rakamlara göre; 2021 yılında sadece 12,270 mültecinin 14 farklı ülkeye yerleştirilmek üzere dosyası kabul edilmiştir.

Türkiye’deki çalışmalar da dahil sorumluluk paylaşımı ve uluslararası iş birliği konusunda her ne kadar odak, başvuru sahiplerine sığınma hakkının tanınması ve mültecileri kabul eden ev sahibi ülkelere finansal yardım üzerinde yoğunlaşsa da Susan F. Martin ve diğer yazarlar uluslararası sorumluluk paylaşımının beş farklı şekilde gerçekleştirilebileceğini dile getirmektedir: Finansal yardımlar, zorunlu göçün nedenlerini oluşturan faktörlere yönelik çalışmalar (barış inşası, önleyici diplomasi gibi), mültecilerin ve zorunlu yerinden edilen kişilere sağlanan koruma, kalıcı çözümlere yönelik faaliyetlerde bulunma ve son olarak, kapasite geliştirme ile iyi uygulamalarla ilgili bilgi paylaşımı.[v] Özellikle ev sahibi ülke gelişmekte olan bir ülkeyse kapasite geliştirme ve gerekli teknik desteğin sağlanması ileriki dönemlerde oluşabilecek sorunları önleme açısından büyük önem taşımaktadır.

2011 yılından bu yana giderek artan mülteci nüfusuna sahip olan Türkiye, bu alanda uluslararası camiadan sınırlı destek görmüştür. Sınırlı sayıdaki üçüncü ülkeye yerleştirmeler haricinde daha çok finansal yardıma odaklanan bir iş birliği söz konusu olmuştur. Bu anlamda, Avrupa Birliği (AB) en önemli aktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzun bir süredir, özellikle Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yaşanan ayaklanmalar sonrasında artan içinde sığınmacı ve mültecilerin de olduğu düzensiz göçmenlere karşı tutumu ve üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalar nedeniyle AB eleştirilmekteydi. 18 Mart Mutabakatı da dahil olmak üzere AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı iş birliği anlaşmalarının mültecilerin korunması alanında uluslararası sorumluluk paylaşımı yerine mültecileri AB sınırları dışında tutma amaçlı olması bu eleştirilerin başında gelmektedir.

Türkiye, AB’nin göçü dışsallaştırma politikası çerçevesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu durum 2015 yılında bir milyona yakın mültecinin Türkiye’den Yunanistan’a geçmesinin ardından 18 Mart 2016 tarihinde yapılan AB-Türkiye Mutabakatı ile de iyice açığa çıkmıştır. Türkiye’ye 3+3 milyar Euro tutarındaki yardımın yanı sıra, Türkiye’ye sağlanacak vize serbestisi ve Türkiye’den Yunan adalarına geçen her düzensiz göçmenin Türkiye’ye geri kabulü karşısında bir mültecinin AB ülkelerine yerleştirilmesi 18 Mart Mutabakatı’nın öne çıkan şartları arasındaydı. 18 Mart Mutabakatı’ndaki ana amaç; mültecilerin Türkiye’den AB’ye düzensiz geçişlerini en aza indirmekti. Bu noktada, AB’nin göçü dışsallaştırma politikası ve sorumluluk paylaşımını finansal yardım ile sınırlı tutması, uluslararası normlar ve mülteci hakları konusunda AB’nin yoğun bir şekilde eleştirilmesine sebep oldu.[vi] Öte yandan, AB’nin kendi içinde dahi sorumluluk paylaşımında sorunlar yaşadığını ve kendi üye ülkeleri arasında mültecilerin dağıtılması için kabul edilen kotaların bile doldurulamadığını da hatırlamak gerekiyor. AB’nin Türkiye’ye yaptığı finansal yatırımlar haricinde mültecilerin korunmasına ilişkin Türkiye’yle yeterince sorumluluk paylaşmaması eleştirilirken 28 Şubat 2020’de Türkiye’nin tek taraflı olarak Batı sınırlarını açması ve düzensiz göçmenlerin sınırlara yönelmesiyle Türkiye, Yunanistan, AB arasındaki ipler iyice gerilmiş oldu.  Mart 2020’de Türkiye-Yunanistan sınırında yaşananlar, tarafların mülteci korumasında iş birliğine ve sorumluluk paylaşımına gitmekten ziyade mültecileri siyasi bir koz hâline getirdiklerine işaret ediyor. Halbuki, hem taraf olunan uluslararası sözleşmeler gereği hem de bölgedeki mülteci nüfusu göz önünde bulundurularak bölgede ve uluslararası alanda sorumluluk paylaşımı giderek daha çok önem taşımaktadır. Bu anlamda tarafların tansiyonu artırması bu sorunun çözümüne fayda sağlamadığı gibi, odağın daha da güvenlikçi bir noktaya gelmesine neden olmaktadır. Dünya’daki en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan Türkiye’nin diplomatik girişimlerde bulunarak uluslararası sorumluluk paylaşımına daha çok dikkat çekmesi ve bu alanda atılabilecek somut çözümler önermesi gerekmektedir. Gerek Türkiye’deki iç siyasette ırkçılığa varan göçmen ve mülteci karşıtı söylemlerin ulaştığı seviye, gerekse önümüzdeki yıllarda da devam edecek zorunlu göç hareketleri uluslararası sorumluluğun paylaşılması konusunda etkin bir mekanizma geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu mekanizmanın uluslararası alanda giderek artan mülteci karşıtı güvenlikçi politikaların etkisi altında değil; hak temelli, etkin ve sürdürülebilir özelliklere sahip olması uluslararası koruma rejiminin devamlılığı açısından oldukça önemlidir.

Referanslar

[i] UNHCR. (2022). Turkey Fact Sheet. Erişim için: https://www.unhcr.org/tr/wp-content/uploads/sites/14/2022/03/UNHCR-Turkey-Factsheet-February-2022.pdf.

[ii] Gottwald, M. (2014). Burden Sharing and Refugee Protection.  Qasmiyet, E. F., Loescher, G., Long, K. And Sigona, N. (ed.) içinde. The Oxford Handbook of Refugee and Forced Migration Studies.

[iii] Ekşi, N. (2019). Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin Faaliyetleri ve Türk İltica Sisteminde Değişen Rolü. İstanbul Hukuk Mecmuası, 77(1): 343-370.

[iv] A.g.e.

[v] Martin, S.F., Davis, R., Benton,ve  G., Waliany (2018). International Responsibility-sharing for Refugees. KNOMAD Working Paper 32. Erişim için:  https://www.knomad.org/sites/default/files/2018-03/KNOMAD%20WP_International%20Responsbility-Sharing%20for%20Refugees.pdf.

[vi] Kale, B. (2017). The Limits of an International Burden-Sharing Approach: The Syrian Refugee Protection Crisis and Its Consequences on Turkey’s Refugee Policy. PERCEPTIONS, Winter 2017, Volume XXII, Number 4, pp.55-84.