ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı savaş sadece İran’ı ya da doğrudan çatışma sahalarını değil, bölgenin en kırılgan siyasi sistemlerinden birine sahip olan Irak’ı da yutmaya başladı. İran’ın savaşı yatay tırmandırmayla Körfez ülkelerine de yaydığı bir gerçeklikte, tüm tarafların saldırılarına hedef olan aktör Irak. Ülke artık savaşın ikincil cephelerinden biri. Zira Irak, coğrafi konumunun ötesinde, İran ile ABD arasındaki güç mücadelesinin en yoğun yaşandığı ülke.
Bu nedenle savaş, Irak için dışsal bir krizin ötesinde, doğrudan iç siyasi dengeleri yeniden şekillendiren bir kırılma demek. Savaşın gidişatı, Bağdat yönetiminin içinden çıkamadığı ikilemi derinleştiriyor. Savaşın Irak’a yeniden gösterdiği bir gerçeklik var: İçeride İran’ın baskın nüfuzunu dengeleme ve milis güçleri kontrol etme gerekliliğinin yanı sıra dışarıda ülke içi etnik ve mezhebi farklılıkları dikkate alarak bağımsız bir Irak politikasıyla bölgesel düzenin bir parçası olmayı amaçlamak. Aksi tercih ülkeyi sadece Washington-Tahran rekabeti ve İran savaşının doğrudan yansımalarına maruz bırakmaz, aynı zamanda içeride daha derin kırılganlık ve dışarıda daha fazla bölgesel izolasyona uğramış bir Irak’a yol açabilir.
Şiiler Parçalı, Kürtler ve Sünniler Endişeli
İran’a yönelik savaşta Irak’ın konumu oldukça girift ve kendine has bir tabloyla tarif edilebilir. İran ve İran destekli Iraklı milisler, Bağdat’taki ABD varlığının yanı sıra özellikle Erbil başta olmak üzere Irak Kürdistan Bölgesi (IKBY) genelinde ABD/Batı çıkarlarını hedef alıyor. Milisler Peşmerge üslerine ve İran rejim muhalifi Kürt örgütlere karşı saldırılar düzenliyorlar. Aynı zamanda bu milisler Körfez ülkelerine ve Suriye’ye dönük saldırılar düzenliyorlar. ABD ise Irak’ta milis güçlere yönelik ezici vuruşlar yapıyor. Erbil yönetimi ve Arap ülkeleri milis saldırılarının durdurulması için Bağdat hükümetine sert uyarılar yapıyor. Bağdat ise ABD-İran-IKBY-Körfez-milisler hattında bütün tarafları teskin etmenin hesabıyla ancak kontrolü giderek daha da kaybederek ülkenin günbegün savaşa girmesini izliyor.
Irak’taki siyasi güçlerin savaş karşısındaki tutumu homojen değil; aksine, ortada oldukça parçalı bir tablo söz konusu. Savaşın Irak’a ilk etkisi, halihazırda ülkede kırılgan olan siyasi denklemin daha da sertleşmesi oldu. Şii siyasi bloklar içinde İran’a yakın gruplar ile daha “Irak merkezli” çizgi izlemeye çalışan aktörler arasındaki ayrışma derinleşiyor. İran’a yakın Şii gruplar savaşı varoluşsal bir mücadele olarak çerçeveliyor. Özellikle ülkedeki İran yanlısı grupların domine ettiği milis güçlerin çatı yapılanması Haşdi Şabi, sahadaki en kritik aktörlerden biri olarak İran ile olan organik bağları nedeniyle savaşın doğrudan yansımalarını hissediyor. Bağdat’ın finanse ettiği ve yasal statüsü bulunan Haşdi Şabi içindeki bazı fraksiyonlar, ABD hedeflerine yönelik saldırılarını artırma eğilimi gösterirken, diğer unsurlar daha kontrollü bir strateji izliyor. Haşdi Şabi’nin yasal statüsüne rağmen bünyesindeki bazı milislerin devlet kontrolü dışında hareket ederek saldırılar düzenlemesi ise Bağdat’ın etkisizliğini gösteriyor ve hükümetin açmazını derinleştiriyor. Buna karşılık, daha pragmatik Şii aktörler ise çatışmanın dışında kalmayı önceleyen bir söylem geliştiriyor.
Sünni ve Kürt siyasi aktörler ise halihazırdaki krizi tehlikeli bir eşik olarak değerlendirirken, aynı zamanda denge fırsatı olarak da okuma eğilimindeler. Bazı Sünni siyasi elitler, doğrudan çatışmaya sürüklenme riskinden kaçınırken, İran etkisinin zayıflamasını stratejik fırsat olarak tanımlıyorlar. Kürt aktörler ise ABD/Batı’yla yakın ilişkileri ve İran ile komşuluk bağları nedeniyle savaşta tarafsız ve dengeli bir pozisyon almalarına rağmen İran ve milislerin saldırılarına maruz kalıyorlar. Kürt aktörler dolayısıyla krizi endişeyle izliyorlar. İran’ın zayıflama ihtimali, bu aktörlerin Bağdat’taki güç paylaşımında daha fazla alan talep etmesine zemin hazırlayabilir. Ancak bu durum aynı zamanda mezhepsel ve etnik fay hatlarını daha da kırılganlaştırma riski taşıyor.
ABD bu süreçte bir yandan Irak’taki askeri varlığını ve üslerini korumaya yönelik saldırılar düzenlerken, diğer yandan Irak’ın tamamen İran yanlısı bir cepheye kaymasını engellemek için Bağdat üzerindeki diplomatik angajmanına özen gösteriyor. Washington savaşın ilk anlarından bu yana ülkenin pek çok bölgesinde belli başlı milis karargahlarını hedef aldı ve Ketaib Hizbullah’tan Ebu Ali el-Askeri gibi şahin isimleri de suikastla öldürdü. Düşük yoğunluklu ancak süreklilik arz eden bu tablo ABD-Haşdi Şabi gerilimini kalıcı hale getiriyor. Şunu da belirtmekte fayda var ki İran krizi nedeniyle NATO geçici bir önlem olarak Irak’tan tüm misyonlarını geri çektiğini duyurdu.
Irak Başbakanı Sudani’nin Zor Sınavı
İran destekli milislerin kontrol edilemez saldırıları, savaş alanını bulanıklaştırdığı gibi Erbil-Bağdat-Tahran hattında kalıcı etkileri olabilecek siyasi kopuşlara zemin hazırlıyor. Savaşın başından bu yana IKBY topraklarına beş yüze yakın saldırı yapıldığı hesap ediliyor. Son olarak IKBY Başkanı Neçirvan Barzani’nin Duhok’taki konutuna yapılan drone saldırısı, milis saldırılarının herkesi hedef alabileceği yeni bir tehlikeli eşiğe kapı araladı. Irak Başbakanı Muhammed Şiya Sudani’nin Barzani’nin konutuna saldırıyı kınaması önemli, ancak milislerin hem bölge ülkelerine hem IKBY’ye saldırıları karşısında Bağdat’ın telefon trafiği ve yazılı açıklamalarının sahada karşılığının olmadığı aşikâr. Bu durum, hükümetin güvenlik mekanizmasında kontrolü büyük ölçüde yitirdiğine işaret ediyor.
Bunun ötesinde, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün’ün Irak hükümetini ülkelerine saldıran milisleri durdurmaya çağırması, İran destekli milislerin eylemleri nedeniyle Bağdat’ı sorumluluk alması yönünde hükümete doğrudan ve kolektif bir mesaj olmasıyla dikkat çekici. Milislerin saldırıları, Irak’a sadece ABD/İsrail açısından değil, Arap ülkelerine de daha fazla maliyet/tehdit oluşturuyor. Uzun yıllardır Şiilik ile Arap asabiyesi arasında sıkışan Irak’ın, gelinen noktada mevcut savaşla birlikte bunu yönetemediği ve bu açmaza yeni bir denge ya da yön bulması gerektiği anlaşılıyor. İran’ın tercih edilerek “direniş ekseni”nin bir parçası olması, bölgede Bağdat’ın etki alanını daraltarak izole olmasını beraberinde getirecek ve ülke içinde siyasal Şiilikle toplum arasındaki makası da açacak. Irak için bölgesel gerçekliği tek ülkeye feda etmek, rasyonalitenin ölümü.
Tam bu noktada, Irak Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Anbar vilayetinde ABD saldırısında 15 milisinin öldürülmesinin ardından ülkedeki güvenlik güçleri ve kurumlarını hedef alan saldırılara karşı Haşdi Şabi ve ülkedeki tüm güvenlik güçlerine “meşru müdafaa” yetkisi tanıması, Bağdat hükümetinin içinde bulunduğu sıkışmaya işaret etmekte. Zira aynı açıklamada milislerin diplomatik misyonlara ve devlet kurumlarına yönelik saldırıları da kınanıyor. Elbette, “meşru müdafaa yetkisi” iç siyasi dinamikleri dengeleme amaçlı. Yani Haşdi Şabi’nin “kontrol edilemezliğine” meşru bir kapı aralanıyor. Açıklamadaki “Savaş ve barış kararı devlete aittir” ifadesi dikkate alındığında, ülke resmi olarak savaşa girmiyor ama milislerin saldırılarına “karışamıyorum” deniyor. Ancak yine açıklamada, İran’ın balistik saldırılarında ölen altı Peşmerge’ye dair kınama yapılmaması da hem Tahran hem de Haşdi Şabi’nin tepkilerinin gözetildiğine işaret ediyor. Milislerin saldırıları ve kontrol edilemezliği, Erbil-Bağdat güven bunalımını savaştan sonra daha da derinleştirecek. Şüphesiz, Sudani milis güçleri baskılamaya çalışsa da iç dengelerin altında eziliyor. Haşdi Şabi’nin siyasi uzantıları son seçimlerde çok güçlendi ve ülkede başbakanın belirlenmesi “onlarsız” mümkün değil. İran-ABD dengesini de dikkate almak zorunda olan Sudani, ikinci dönem başbakanlığa istekli, ancak savaşla katlanılamaz hale gelen milis gerçekliği ve Irak’ın iki yol arasında sıkışmışlığı bu işi oldukça karmaşık bir zemine itiyor.
Irak’ı Ne Bekliyor?
Kasım 2025’te yapılan seçimlere rağmen ülkede hükümet kurulamadı. Yıllardır olduğu gibi hükümet kurma sürecinin kronik siyasi krize dönüşmesi, milislerin kontrol edilemezliği ve savaşın yarattığı dış baskıyla birleştiğinde ülkede ciddi bir “devletsizleşme” riski beliriyor. Merkezi otoritenin zayıflaması ve başbakanın etkisizliği, silahlı grupların daha da otonom hareket etmesine sebebiyet veriyor. Bu durum da Irak’ın parçalı bir güvenlik mimarisine itilmesini beraberinde getiriyor.
Erbil ile Bağdat arasında yıllardır enerji gelirleri, bütçe paylaşımı, tartışmalı bölgeler ve güvenlik konularında çözülemeyen krizlere ek olarak IKBY’nin milislerin ve İran’ın düzenli hedefi haline gelmesi, Erbil-Bağdat arasındaki güven bunalımında kopuşu daha da derinleştirecektir. Özellikle savaşla birlikte KDP ile KYB arasındaki yakınlaşma dikkate alındığında, IKBY’de iki rakip partinin kontrol ettiği alanların da saldırılara maruz kalması iç bütünlüğü pekiştirecek sonuçlar doğurabilir. Bu krizin ardından artık daha güçlü bir Kürt bloğu görmek şaşırtıcı olmayabilir. Ayrıca, Irak’ta ABD ve İran’ın saldırılarının yanı sıra milis gruplarının IKBY’ye yönelik tek taraflı saldırılarıyla devam eden ve Kürtlerin misilleme hakkını saklı tutarak çatışmadan kaçındığı sürecin ülke içi bir “iç savaşa” dönüşme riski de bulunuyor.
Bağdat’taki siyasi liderlik somut bir pozisyon benimsemezse İran savaşının seyrine bağlı olarak Irak’ın milisler eliyle savaşa daha yoğun biçimde dahil olması kaçınılmaz. Bu nedenle Irak hükümeti ve bölgesel aktörlerin müdahalesiyle gerilimin belli bir seviyede tutulmaması halinde ülkeyi katmanlı kırılganlıklar bekliyor. Bu durum, Irak’ı sadece savaşa dahil ederek ülkeyi çatışma sahası yapmayacak, aynı zamanda Bağdat’ın devlet kapasitesini daha da aşındıracak sonuçlar üretecektir.
Öte yandan, Irak ekonomisinin ezici çoğunluğu günlük ürettiği yaklaşık 4 milyon varil petrole dayanıyor. İran merkezli savaşın Hürmüz Boğazı’nda yarattığı krizin enerji güvenliği ve ticaret hatları açısından yeni arayışları beraberinde getirmesiyle ülke petrolünü neredeyse satamayacak hale geldi. Ülkedeki güvenlik ve siyasi kırılganlığa ekonomik yoksunluğun da eklenmesi bir felaket senaryosu. Milislerin kontrol altına alınmaması veya savaşa tamamen angaje olması, ülkeyi çöküşe sürükleyebilir. Türkiye–Irak arasında özellikle bir ekonomi ve enerji hattı olacak Kalkınma Yolu Projesi gibi alternatif koridorların önemi bu anlarda ortaya çıkıyor. Hürmüz’deki riskin yükselmesi, Irak için Türkiye üzerinden çeşitlendirilmiş bir ticaret ve enerji güzergâhı oluşturma ihtiyacını daha acil hale getiriyor. Türkiye açısından ise bu süreç, Irak ile ekonomik ve stratejik entegrasyonu derinleştirmek için önemli bir fırsat sunuyor. İran’daki savaşın patlak vermesinin ardından bu konuda olumlu bir adım atıldı. Mart ortasında Irak, önceki bir hukuki dava nedeniyle üç yıl süren bir duraklamanın ardından Türkiye’nin Ceyhan Limanı üzerinden petrol ihracatına yeniden başladığını duyurdu.
Sonuç olarak, savaş Irak için sadece dışsal bir kriz değil, aynı zamanda iç siyasi yapının, güvenlik mimarisinin ve bölgesel konumlanmanın test anı. Bu süreç ya Irak’ı daha derin bir parçalanmaya ve bölgesel olarak izole olmaya sürükleyecek ya da zorunlu bir dengeleme üzerinden yeni bir iç siyasi uzlaşının kapısını aralayacak. Ancak mevcut tablo, ikinci ihtimalden ziyade, kırılganlığın derinleştiği bir sürece işaret ediyor. Irak’ın bu fırtınadan nasıl çıkacağı ise yalnızca Bağdat’taki siyasi aktörlerin değil, bölgesel güçlerin ve küresel dengelerin de belirleyeceği bir mesele. Ancak Bağdat’ın öncelikle nerede duracağını netleştirmesi gerekiyor.
Mehmet Alaca
Bekir Aydogan