(Bu metin Arapça orijinal versiyonundan tercüme edilmiştir.)

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, 28 Şubat sabahı İran’a karşı İslam Cumhuriyeti Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in suikastıyla başlayan bir askeri harekata girişerek başlangıcı bilinen, ancak sonu belirsiz olan bir savaşı başlattılar. Hizbullah çatışmaya katılmakta gecikmedi. İran Dini Lideri suikastının resmen açıklanmasından sadece bir gün sonra, Hizbullah, Hayfa’nın güneyindeki “Mişmar HaCarmel” bölgesine roket ve insansız hava araçlarıyla bir saldırı düzenleyerek çatışmaya girdiğini ilan etti. Hizbullah açıklamasında, operasyonu “İmam Hamaney’in intikamının alınması ve Lübnan’ın savunulması” eylemi olarak nitelendirdi.

Hizbullah’ın müdahalesi prensipte şaşırtıcı değildi. Hizbullah, uzun zamandır İran’ın merkezi bir uzantısı, Tahran’ın en önde gelen Arap kolu ve yıllarca diğer bölgesel cephelerin gözetmeni olmuştur. Bu durum hem ideoloji düzeyinde doğrudur hem de savaş alanı gerçeklerini yansıtır. Hizbullah, İran’ın çöküşünün aslında kendi çöküşü anlamına geleceğinin idrakinde. Hizbullah’ın en son isteyeceği şey, İran rejiminin düşmesi ve İsrail’in tamamen yapıya odaklanma ihtimali. Dahası, İran’ın kendisinin de savaşın varoluşsal bir aşamasına girdiği ve en başından itibaren hassas stratejik kozlarını kullandığı giderek daha açık bir hale gelmektedir. Bu durum, Körfez ülkelerinin, Azerbaycan’ın ve hatta bazı durumlarda sınırlı biçimde de olsa Türkiye’nin hedef alınmasının hızlanmasında görülebilir. Bu nedenle Hizbullah, bu savaşı hem İran hem de kendisi için varoluşsal olarak gördü. Dolayısıyla ya İran’a hâlâ yardımcı olabileceği bir anda savaşa müdahil olacak ya da herhangi bir hamlenin artık öneminin kalmadığı bir zamanda İsrail’e karşı yalnız başına mücadele edecekti.

Ancak Lübnan’ın siyasi ve sosyal iklimi Hizbullah’ın savaşa girmesine hazır değildi ve çoğu kesim de böyle bir hamleye pek sıcak bakmıyordu. 27 Kasım 2024’te yürürlüğe giren son ateşkesin ardından Hizbullah, daha geniş bir çatışmaya girmekten veya İsrail’in devam eden ihlallerine karşılık vermekten kaçınmıştı. İsrail ise, Hizbullah’ın tamamen ve kamuoyuna açık bir şekilde silahsızlandırılmasıyla birlikte gerçekleşmediği sürece ateşkesi tam olarak uygulamayı reddetti. Sonuç olarak, İsrail’in Lübnan içindeki saldırıları neredeyse günlük şekilde devam etti ve bu dönemde yüzlerce ölüm yaşandı.

Hizbullah’ın bu süreç boyunca gösterdiği itidalin yanı sıra, ABD ile Lübnan hükümeti arasında Lübnan’ın daha geniş bir bölgesel savaşa müdahil olmaması konusunda geniş bir güvence ortamı hakimdi. Bu atmosfer, Hizbullah’ın uzun süredir müttefiki ve siyasi mesajlarının iletilmesinde önemli bir kanal olan Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’ye atfedilen mesajlarla da pekiştirildi. Bu hazırlıksız iç iklim, diğer iki faktörle birlikte Hizbullah’a karşı tutumların sertleşmesine katkıda bulundu. Birincisi, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın hamlenin İran’dan ziyade Lübnan’a ait olduğunu vurgulamaya çalışmasına rağmen, savaşa giriş zamanlamasıydı. Hizbullah’ın hamlesi Lübnan’da yaygın olarak Beyrut’tan ziyade Tahran’ın çıkarlarına hizmet ediyor şeklinde algılandı. İkincisi, ciddi güç dengesizliğiydi. Üçüncü faktör ise Hizbullah’ın operasyonlarının sınırlı etkisinin farkında olmasına rağmen -özellikle de bu operasyonların ilk günden sonra çarpıcı bir şekilde azaldığı göz önüne alındığında- savaşı kendi başına başlatma kararıydı.

İşte bu yüzden Lübnan’daki genel hava Hizbullah’a ve yeni bir savaş başlatma kararına karşı keskin bir şekilde döndü. Buna karşılık, Lübnan hükümeti benzeri görülmemiş bir karar alarak, Hizbullah’ın tüm askeri ve istihbari faaliyetlerini derhal ve kapsamlı bir şekilde yasakladı, bunları yasadışı ilan etti ve örgütün rolünü yalnızca siyasi alanla sınırlandırdı. Ordu ve güvenlik birimlerine, Lübnan topraklarından İsrail’e herhangi bir askeri operasyonun, roketin veya insansız hava aracı saldırısının önlenmesi için gerekli tüm önlemleri alma görevi verildi. Ayrıca Litani Nehri’nin kuzeyindeki bölgenin silahsızlandırılması planının “derhal ve kararlı bir şekilde”, gerekli tüm araçlar kullanılarak uygulanmasına ve ihlallere karışanların tutuklanıp yargılanmasına karar verildi.

Devletin bu kararının yanı sıra, Nebih Berri’nin tutumu da dikkat çekiciydi. Bu kez, Emel Hareketi’ne bağlı bakanların hükümetin Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasaklama kararına itiraz etmemesiyle, örgütün çizgisinden ayrıldı. Bu, Hizbullah’a Lübnan içinde yeni bir siyasi izolasyon katmanı ekledi.

Buna rağmen, İsrail Lübnan devletinin bu hamlesine pek aldırış etmedi ve kapsamlı bir askeri harekât başlattı. Bu harekât, Lübnan’ın farklı bölgelerine yönelik bir dizi saldırıyla başladı ve bunu 2024 turunun sona erdiği noktada çatışmayı fiilen yeniden başlatan hızlı tırmanış adımları izledi. Birkaç gün içinde İsrail, Litani Nehri’nin güneyindeki tüm bölgenin (Lübnan topraklarının %10’undan fazlası) boşaltılmasını emretti. Bunu, yaklaşık yarım milyon insanın yaşadığı Beyrut’un güney banliyöleri için neredeyse tamamen boşaltma emirleri ve Beka’daki tüm köyler için tahliye emirleri izledi. Ayrıca güneyde bir kara harekâtı başlatıldı.

İsrail’in kapsamlı saldırısı, önceki tüm caydırıcılık formüllerini altüst ederken, Hizbullah İsrail’e günlük olarak tırmanış gösteren operasyonlarla karşılık verdi. Aynı zamanda yapı, İsrail’in kara ilerlemelerine karşı koymaya çalışarak, Lübnan içinde konuşlandırılmış İsrail güçlerine kayıplar verdirdi. Bu durum, Naim Kasım ve yardımcısı Muhammed Raad’ın kamuoyu önündeki açıklamaları ve beyanlarıyla birlikte, Hizbullah’ın savaşın hızına ve ölçeğine ayak uydurabilecek kapasiteye sahip olmasa da bir dereceye kadar güvenliğini ve komuta uyumunu yeniden kazandığını göstermektedir.

Genel olarak ele alındığında, İsrail’in bugüne kadarki eylemleri birkaç farklı yönde ilerliyor gibi görünüyor. Birincisi, Lübnan’da Hizbullah’ın ve ona bağlı yapıların tesisleri ve personeli de dahil olmak üzere yeteneklerinin sistematik olarak hedef alınmasıdır. İkincisi, Güney Lübnan’dan başlayan bir kara işgalidir. Üçüncüsü ise Şii toplumsal tabana baskı uygulamaktır. Bu hamleler, Hizbullah’a uzun süredir verdiği destek nedeniyle Şiileri cezalandırırken, onları Lübnan’ın iç toplumsal kırılmalarını derinleştirebilecek belirli yönlere itmeyi amaçlamaktadır. Bu bahsedilenler üç temel amaca hizmet ediyor gibi görünüyor. Birincisi, Hizbullah’ın askeri olarak yok edilmesi veya en azından sosyal ve siyasi olarak parçalanması. İkincisi, Lübnan’ın iç barışının yok edilmesi.  Üçüncüsü, gelecekte Lübnan devletiyle üzerinde müzakere etmek ve İsrail’in daha geniş bölgesel projesine entegre etmek amacıyla, Litani’nin güneyindeki bölgeyle sınırlı kalmayabilecek yeni Lübnan topraklarının ele geçirilmesi.

Hizbullah için ise pasiflik, ister şimdi isterse birkaç ay içinde olsun sonu anlamına gelecektir. Bu nedenle, İran’daki gelişmeleri beklerken, süreklilik ve mücadeleyi sürdürme gerçeğini dayatmaya çalışarak hareket etmeye devam ediyor.

Bu arada Lübnan devleti, aynı anda iki yönde birden hareket etmeye çalışarak, kendini ciddi bir felç durumunda buldu. Birincisi, Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılmasına doğru hızla ilerlemeye hazır olduğunu işaret etmek. İkincisi ise, Fransa ve Mısır gibi dost devletleri ateşkes için baskı yapmaya ve Lübnan devletine, sadece bir veya iki ay sürse bile, Hizbullah’ı silahsızlandırmak için ek bir fırsat vermeye teşvik etmek. Sızan bilgiler, Hizbullah’ın kendisinin böyle bir senaryoyu reddettiğini, İsrail’in de reddetmesinin yanı sıra, mevcut anın Tel Aviv’in Lübnan’daki emellerini gerçekleştirme konusunda nadir bir fırsat sunduğuna inandığını gösteriyor. Zira İsrail, bu savaşın Lübnan’daki son ve belirleyici savaş olmasını istiyor.

Kesin olan şu ki Lübnan son ateşkes sırasında hüküm süren koşullara geri dönmeyecek. Mevcut seçeneklerin çoğu artık radikal nitelikte olup, Lübnan’ın coğrafyasını ve dolayısıyla demografisini, siyasi ve sosyal düzenini etkileme olasılığı yüksektir. Sürecin önemli bir bölümü, Lübnan savaş alanındaki gelişmelere ve daha da önemlisi İran’daki olayların seyrine bağlı olacaktır.